banner1503
banner2658

Siz Türk müsünüz?

Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? “dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım ve...

Siz Türk müsünüz?

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi ‘nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD ‘ye gitmiştim. Görev yaptığım hastanede başımdan geçen ilginç bir hadise:

Amerika’ya gittiğim ilk yıllar… New Yok’da Medical Center Hospital ‘da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler…

Yeni gelmiş doktorlar hemen doğrudan hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

“Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? “dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

“Siz Türk müsünüz?  “    

Kaşlarını yukarıya kaldırarak “Hayır! “manasına bir işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum.

 “Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? “

“Aldırma öylesine bir şey işte. “dedi.

Ben yine ısrarla:

“Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…”

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

“Siz Türk müsünüz?”

“Evet Türk’üm.”

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

“Barbar Türkler, Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.

Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolöjik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar:

“Meğer bu barbarlıktan değil yüreklerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.”

Biz karaya çıktık. Taaruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz… Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmiştim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkler barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerinden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

“Bu adamlar isteseler beni şu anda öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler.”

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ”Yazıklar olsun bana,”dedim.”Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış.”diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.

Nihayet bizi serbest bıraktılar.

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

“Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türklerdi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkler böyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.”

NOT: BU GERÇEK YAŞAM ÖYKÜSÜ, BİR GAZETENİN KÖŞE YAZISINDAN ALINMIŞTIR!

Bu yaşanmış öyküyü aktaran, sayın Dr. Ömer Musaoğlu ‘na teşekkür ve saygılarımızla…

YARADAN AL BAYRAĞIMIZIN GÖKLERDE DALGALANMASINA ENGEL OLACAK HİÇ BİR ŞEYE İZİN VERMESİN...

EVLATLARIMIZIN,ASKERLERİMİZİN , ŞEHİTLERİMİZİN GÜCÜ VE KORKUSUZ RUHLARI, VATAN SEVGİSİYLE GÖKLERDE, GÖKYÜZÜ VE DÜNYAYA MEYDAN OKUMAYA DEVAM ETSİN...

TÜRK OLMAK BİR AYRICALIKTIR! BİR KEZ DEĞİL BİN KEZ, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.

 SEVGİyle kalın…

Chenay Kobak

Güncelleme Tarihi: 07 Ağustos 2018, 10:43

Şenay Kobak

Şenay Kobak


İletişim Hesapları
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner2253

banner2587

banner2588