AYM Başkanı Zühtü Arslan'dan "bireysel başvuru sistemi"ne ilişkin açıklama

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, bireysel başvurunun Türkiye'de çok önemli ve etkili bir hak arama yolu olduğunu belirterek, 'Her geçen gün artan iş yükü olmak üzere olağanüstü sıkıntılara rağmen Anayasa Mahkemesi iyi işleyen etkili bir bireysel başvuru sistemini hayata geçirmek için gece gündüz çaba göstermektedir' dedi.

PAYLAŞ
TAKİP ET Google News ile Takip Et

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, bireysel başvurunun Türkiye’de çok önemli ve etkili bir hak arama yolu olduğunu belirterek, "Her geçen gün artan iş yükü olmak üzere olağanüstü sıkıntılara rağmen Anayasa Mahkemesi iyi işleyen etkili bir bireysel başvuru sistemini hayata geçirmek için gece gündüz çaba göstermektedir" dedi.

AYM Başkanı Zühtü Arslan, Anayasa Mahkemesinin Temel Haklar Alanındaki Kararlarının Etkili Şekilde Uygulanmasının Desteklenmesi projesi kapsamında bir otelde düzenlenen bölge toplantısına katıldı. Toplantının açılışında bir konuşma yapan Arslan, hukukun toplumun ortaya çıkışından itibaren var olduğunu, toplum ve onun örgütlü hali olan devlet olduğu müddetçe hukukun da var olmaya devam edeceğini söyledi.

En genel anlamda hukukun toplumsal işlevinin insanların bir arada huzur içinde yaşamasını sağlamak olduğun söyleyen AYM Başkanı Arslan, "Hukuk bu işlevini uyuşmazlıkların barışçıl şekilde çözülmesini sağlayarak yerine getirir. Tam da bu nedenle Mevlâna, hukuku ve bilhassa uyuşmazlıkları karara bağlayan hakimi rahmet olarak nitelemiştir. Mevlana’ya göre, ’hâkim rahmettir; kıyametteki adalet denizinden bir damladır.’ Günümüz dünyasında hukukun en somut şekilde yansıdığı alan sahip olduğumuz temel hak ve özgürlüklerdir. Malum, hukuk hak kelimesinin çoğuludur. Bu anlamda ’hukukun varlık nedeni hakları korumaktır’ dersek yanlış olmaz" dedi.

Geçen yüzyılın bilhassa ilk yarısında yaşananların hak ve özgürlüklerin korunması noktasında çok önemli yapısal değişikliklere neden olduğunu ifade eden Arslan, "Özellikle iki dünya savaşı arasında ve sırasında Avrupa’da yaşanan katliamlar ve yoğun hak ihlalleri yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bugünkü temel haklar düzenini belirlemiştir. Bu düzenin ulusal ve uluslararası düzeyde taşıyıcıları oluşmuştur. Bir tarafta evrensel ve bölgesel düzeyde insan haklarını koruma mekanizmaları ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında ülkemiz açısından en önemlisi, kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin koruma sistemidir. Türkiye bu Sözleşme’nin hazırlık aşamasına katılmış ve onu 4 Kasım 1950 tarihinde imzalayarak dünyaya duyuran 14 ülkeden biri olmuştur. Diğer yandan da Avrupa’da otoriter rejimlerin yoğun hak ihlalleri ulusal düzeyde anayasa mahkemelerinin kuruluşuna neden olmuştur. Başta İtalya ve Almanya olmak üzere birçok ülkede anayasayı ve temel hak ve özgürlükleri korumak üzere anayasa mahkemelerinin kurulduğu bilinmektedir" ifadelerini kullandı.

Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan haklar düzeninin belki de en önemli özelliğinin insan hakları meselesinin ulusal sınırların dışına taşarak, bir anlamda uluslararasılaşması olduğunu kaydeden Arslan, bu anlamda ulusal hukuk aktörleri ile taraf devletlerin onayıyla hükmünü icra eden ulusal üstü insan hakları organları arasındaki ilişkinin çok önemli hale geldiğini ifade etti.

"Anayasasında açıkça ve lafzen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine yer veren nadir ülkelerden biri Türkiye’dir"

Türkiye’de 2010 Anayasa değişikliğiyle kabul edilen ve 2012 yılında uygulamaya geçen bireysel başvurunun bu ilişkide yeni bir dönem başlattığını ifade eden Arslan, "Anayasa’nın 148. maddesine eklenen fıkrayla Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ortaklaşa korunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla herkesin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesine imkan sağlanmıştır. Bu vesileyle belirtmek isterim ki, anayasasında açıkça ve lafzen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine yer veren nadir ülkelerden biri Türkiye’dir. Daha önemlisi bireysel başvuruya ilişkin Anayasa değişikliğinin gerekçesinde bu hak arama yolunun hak ihlallerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden ülke sınırları içinde giderilmesini sağlayacağı, böylece Strazburg Mahkemesinde ’Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlal kararlarında azalma olacağı’ belirtilmiştir. Bu pratik amacın ötesinde, Anayasa koyucuya göre, ’Türkiye’de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir’" ifadelerini kullandı.

"Anayasa Mahkemesinin önünde şu an itibariyle 66 bin civarında başvuru bulunmaktadır"

Anayasa Mahkemesinin iyi işleyen etkili bir bireysel başvuru sistemini hayata geçirmek için gece gündüz çaba gösterdiğini belirten Arslan, "Yaklaşık 10 yıllık bireysel başvuru tecrübesinin sonunda şu soruyu sormamız gerekiyor: Bireysel başvuru sistemi anayasa koyucunun öngördüğü şekilde iyi işliyor mu ve haklar standardını yükseltiyor mu? Başlangıcından itibaren bireysel başvurunun uygulayıcılarından biri olarak bu soruyu olumlu olarak cevaplamak gerektiğini düşünüyorum. Başta her geçen gün artan iş yükü olmak üzere olağanüstü sıkıntılara rağmen Anayasa Mahkemesi iyi işleyen etkili bir bireysel başvuru sistemini hayata geçirmek için gece gündüz çaba göstermektedir. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, iyi işleyen etkili bir bireysel başvuru sistemini sürdürmek Anayasa Mahkemesinin tek başına yapabileceği bir iş değildir. Bu noktada özellikle ihlal kararlarının muhataplarınca gereği gibi anlaşılması ve yerine getirilmesi büyük önem taşımaktadır. Burada bireysel başvuru kurumunu tehdit eden birbiriyle bağlantılı iki önemli tehlikenin olduğunu söyleyebiliriz. Bunların ilki her geçen gün artan başvuru sayısıdır. Anayasa Mahkemesinin önünde şu an itibariyle 66 bin civarında başvuru bulunmaktadır. Bu sayının içinde bulunduğumuz 2022 yılında maalesef daha da artması öngörülmektedir. Nitekim yeni yılın ilk ayında yapılan başvuru sayısı 12 bine yaklaşmıştır" diye konuştu.

Anayasa Mahkemesine sadece geçen ay yapılan bireysel başvuru sayısının, bireysel başvuruyu uzun yıllardır uygulayan Almanya ve İspanya Anayasa Mahkemelerinin önlerindeki başvuruların toplamından çok daha fazla olduğunu söyleyen Arslan, "İş yükü konusunda maalesef Anayasa Mahkemesinin tek ’rakibi’, önünde Türkiye dahil 47 taraf ülkeden 70 bin civarında derdest başvuru bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir. Bireysel başvurudaki ikinci tehdit ihlal kararlarının gereği gibi yerine getirilmemesi, özellikle objektif etkinin hayata geçirilememesidir. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi’nin ihlal bulduğu kararlarda başvurucunun somut müdahale nedeniyle maruz kaldığı hak ihlalinin giderilmesi bireysel başvurunun subjektif etkisini oluşturmaktadır. Bu elbette önemlidir, ancak yeterli değildir.

Bunun yanında ihlal kararlarında tespit edilen ilke ve esasların tüm idari ve yargı mercileri tarafından dikkate alınarak aynı konudaki benzer ihlallerin önlenmesi gerekir. Bu da bireysel başvurunun asıl amacı olan objektif etkiyi ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle bireysel başvurunun amacı, tek tek sivrisineklerle mücadele etmek değil onları üreten bataklığı kurutmaktır" ifadelerini kullandı.

"Bireysel başvurunun sürdürülebilmesi yasama, yürütme ve yargının bu konuda üzerine düşeni yapmasıyla mümkündür"

Esasen bireysel başvuruda objektif etkinin ikincillik ilkesinin de bir gereği olduğunu kaydeden Arslan, "Anayasa Mahkemesinin kararlarında vurgulandığı üzere temel hak ve özgürlüklerin öncelikle kamu makamları ve derece mahkemeleri tarafından korunması gerekir. Burada koruma sağlanamadığı şikayeti olduğunda Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin anayasal hükümleri yorumlayarak ihlalin olup olmadığına karar vermektedir. Bu aşamadan sonra idari ve yargısal mercilerin aynı veya benzer meselelere ilişkin uygulamalarını Anayasa Mahkemesinin yaptığı anayasal yorum ve değerlendirme çerçevesinde gerçekleştirmeleri beklenir. Anayasa Mahkemesine göre aksi durum, aynı meseleye ilişkin tüm uyuşmazlıkların Anayasa Mahkemesi önüne taşınması sonucunu doğurur. Bu şekilde işleyen bir bireysel başvuru yolunun sürdürülebilmesi ise imkansızdır. Kısacası bireysel başvurunun sürdürülebilmesi yasama, yürütme ve yargının bu konuda üzerine düşeni yapmasıyla mümkündür. İhlalin kanundan kaynaklandığının tespit edildiği durumlarda yasama organının ihlale neden olan kanun hükümlerini yeni ihlallerin önlenmesi amacıyla değiştirmesi veya kaldırması hayati derecede önemlidir. İhlalin idari ve/veya yargısal mercilerin kararından kaynaklandığı durumlarda ise sadece somut başvuruya konu ihlale yol açan idari ve yargısal mercilerin harekete geçmesi yeterli değildir. Diğerlerinin de somut başvuruları beklemeden önlerine gelen aynı meselede Anayasa Mahkemesinin ihlal kararları doğrultusunda karar vermeleri beklenmektedir. Bu bağlamda 2016 yılından itibaren faaliyete geçen ve yargı sistemimiz bakımından önemli bir kazanım olan istinaf mahkemelerine de çok önemli görevler düştüğünü ifade etmek isterim. Bölge Adliye Mahkemeleri ile Bölge İdare Mahkemelerinin temyize tabi olmayan kararlarına karşı doğrudan bireysel başvuru yapıldığı bilinmektedir. Bu başvurularda ortaya çıkan sorunlardan biri içtihat farklılıklarının giderilememesidir. Anayasa Mahkemesi bu konuya ilişkin verdiği bir ihlal kararında ’Yargıtay daireleri arasındaki derin ve süregelen içtihat farkının faaliyete giren istinaf mahkemesi niteliğindeki BAM daireleri arasında da sürdürüldüğü saptanmıştır’ demek suretiyle bu soruna işaret etmiştir. Mahkememiz söz konusu içtihat farklılıklarının giderilememesinin hükümden bağımsız olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelediği sonucuna ulaşmıştır. Eminim bugünkü oturumlarda bu soruna ilişkin çözüm önerileri de tartışılacaktır" ifadelerini kullandı.

HABERİ PAYLAŞ:
BUNLARA DA BAKIN