banner3070

Gün gelir en sevdiklerin atar üzerine toprağı

Seksen beş yaşında olup bir kız bir erkek annesiydi.Kızı yurtdışında olan, oğlu ve geliniyle yaşayan, çok huzurlu bir yaşantısı olan bir çınardı...

 Son zamanlarda iyice bitkin düşmüştü. Ziyaretine gittiğimde beni tanıyamamıştı. Nasıl olur dedim tanımıyor. Beni hep görürdü. Seksen beş yaşında kocaman aklı başında kadın nasıl unutur dedim. Sonra bir ziyaretimde, kızı gelmişti yurtdışından. Zamanın durduğu andı sanki… Hep özlem duyduğu kızına bakıyor, bakıyor, sadece bakıyor ama bilmiyor. Kadın ağlıyor;

“Anam diyor, insan kızını yavrusunu, kuzusunu tanımaz mı, neden böyle bakıyorsun anam” diyor.

Hiçbir şey demiyor annesi, sadece öylece bakıyor…

Elini uzattı bi an bana ve;” Tut götür beni, dışarıda kocaman bir sofra var çok kalabalık, Halilibrahim orda hadi götür beni oraya” dedi lafları geveleyerek…

Gözlerim doldu, dışarı baktım hiç kimse yoktu… Takvimden yapraklar bir bir düşerken herkes işine gücüne dönmüştü kısmen de olsa…

Gün içinde oğluyla telefonda konuştum. Anam iyi değil dedi ağlayarak, iyi değil. Ablamı çağırdık geliyor dedi.

Günün telaşı içindeyken, akşam saatlerinde telefon geldi. Çınar, kızını bekleyemediği ve sonsuz yolculuğuna o hiç kıyamadığı oğlunun kucağında çıktığı söylendi…

Çıktım, yol uzak, yol bitmiyor…

 Vardığımda evin önünde bir sürü insan vardı. Dedim ki;” sofra mı kuruldu yoksa onun gördüğü sofra”. Kapının eşiğine geldiğimde yerde beyazlar içinde yattığını gördüm… Boğazıma bir şey oldu, yutkunmamı engelleyen bir şey…

Geçtim usulca yanına, yüzünü açtım. Al yanaklar solmuş, hep dua eden dudaklar kapanmış, yaşam sevinci parladığı o gözler kapanmış, bütün mahalleyi doyuracak kadar yemek yapan o eller yanda hareketsiz kalmış, hep koşan o ayaklar bağlanmıştı. Hiç insanın ayağı bağlanır mı ya?  L Çocuklar gibi sevinçle atan o kalbi zamanını doldurmuş meğer… Eline dokundum, buz gibiydi. Ölüm denilen şey ne kadar çok soğukmuş meğer. Kar da alırdık ellerimize ama bu kadar soğuk değildi sanki. Çok soğuktu, farklı bir soğuktu bu…

Oturdum yanı başına öylece… Ne yapacak ne edecek bir şey ne elden gelen bir şey kalmıştı…

Herkes bir tarafta sessizliğe bürünmüş bekliyordu… Evindeki son gecesi ne kadar da sessizdi…

Saat gecenin dördüne gelmişti, dışarda araba ışığı belirdi kalktım camdan baktım, kızı geliyordu galiba, evet uzakta ki kızı…

Açtım kapıyı ve çıktım  dışarı, bizleri görünce hafif boynunu büktü ve gülümsedi “Şaka mı yapıyorsunuz” der gibi…

Yavaş yavaş merdivenlere yöneldi bende uğruna durdum hemen görmesin diye. Elinle hafif bana dokundu yolu aç dercesine, eşikte gördü Annesinin yerde beyazlar içinde yattığını…

Ve ve zaman durdu! O sessizliği bir kız çocuğu annesine seslenişi geceyi deldi geçti… Deldi geçti!

“Anam sana ne oldu, neden yerde yatıyorsun, kalk oradan Anam” diyerek ona yöneldi diz çöktü başına; ”beni bunun için mi çağırdılar, sen beni böyle mi karşılayacaktın, ben seni böyle mi bıraktım Anam, diyerek dokunuyor… Usulca seslendim; ”açayım mı yüzünü ”diye…

Aç, aç göreyim dedi” yavaşça, çok yavaşça açtım yüzünü…

“Anamm, deyip kapandı yüzüne, senin yanakların solmuş dudakların susmuş, konuş benimle nereye gidiyorsun sen, hiç evlatlarını bırakır mı bir ana, Anasız evlat olur mu, yaşar mı kalk, Ana kalk” diye kapandı göğsüne. Dayanılacak gibi değil bu acıya kalk, deyip yüzüne dokunuyor göğsüne kapanıyor… Kardeşine bakıp “Kardeşim biz anasız kaldık, biz ne yapacağız “deyip kıvranıyordu acıdan…

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gelenler çoğaldı, kızı hala anasının sonsuzluğa gideceğine inanmadan bakıyordu… Gelen giden sarıldı kızına başsağlığı dilerken, birden ezan okunmaya başladı…

Kızı anladı Anasının Selası okunduğunu, kapandı gene göğsüne;

Anam bu sela sana değil, değil mi, kalk anam kalk senin selan okunmasın, senin değil o kalk dayanamıyorum ”diyerek yer gök çınladı. Bir kız ve bir erkek çocuğun çığlığı, acısı sarmıştı evreni… Utanmıştı toprak çocuklarından ama emir Allah’ındı… İnsanı yaratandandı… Çaresizdi insan büyük emir karşısında…

Sonra yeşil bir araba geldi kapının önüne. İçeri birkaç adam annelerini almaya geldiler…

Onları görünce;

” Vermem size anamı, almayın, nereye götürüyorsunuz, hiç avlat anasız yaşayabilir mi, almayın anamı götürmeyin diye sarıldı gene, bende izin ver alsınlar dedim, kaldırdı kafasını çatmış karakaşlarını, karışmış kan çanağı gözlerine öfke ce acı “almasınlar dedi götürmesinler, koparmasınlar, almayın diye yine bağırdı… Tabuta koymaya çalışırken de devam etti çığlık;” sığmaz benim anam oraya, benim kocaman anamı sokmayın o daracık yere, almayın diyerek sıyrıldı anasının eteklerinden…

 Götürdüler. Dinlemediler. Kopardılar. Kaldı öylece arkasından bakarak…

Bir müddet sonra kalabalık çoğalmaya devam ederken yeşil araba tekrar belirdi kapının önünde.

“Çıkalım dedim, çıkalım Anana hakkını helal etmen lazım” dememle kalktı, çıktı kalabalığı yararak.

Hoca helallik istedi ve” Anam senin üstüne neyi sardılar öyle yeşil yeşil, anam seni bindallı işlemelerle işlemeli örtüye sarmışlar sen ne güzel olmuşsun anam gitme, nereye gidiyorsun sen böyle yeşiller içinde, bizi kimlere bırakıp ta gidiyorsun. Bizsiz sen ne yaparsın oralarda, biz sensiz ne yaparız buralarda anam diye yığıldı üzerime, kapadım göğsüme ve usulca;

“Gel gidelim ananın ebedi evini de görelim” deyince “Onun evi burada başka evi yok onun, nasıl olur “diyerek bindik arabaya ve gittik mezarlığa…

Girdi mezarlığa bakındı önce defin işi tamamlandıktan sonra;” Biz anamı buraya mı bırakacağız dedi bana, soğuktur o toprak, bacakları sızlıyordu üşür o, bırakmayalım, BIRAKMAYALIM dedi” halsiz adımlarını atarak, bitkin vücudunu sürüklerken, usulca göğsüme sokuldu sayıklayarak, bırakmayalım üşür o bırakmayalım…

“Ben Anasını toprağa bırakan Anama ne diyebilirdim ki? Ben Anası için acı çeken Anama ne diyebilirdim ki?

Bir yaşam bitmişti artık…

Ey hayat sen çok acımasız ve çok gaddarsın, en sevdikleri üzerine toprak atması kadar acımasızsın… Seksen beş yıl bir ömür yok olup gitmişti. Başucunda bir tek tülbent bağlanmıştı… Onca yıl çalışma, çabalama, yorulma, bebeklik, çocukluk, gençlik, kadınlık, annelik sadece bir tülbent miydi arda kalan?

Evet, sadece o…

Baktı öylece anasının mezarına sessiz sedasız sadece” Çok soğuk. Bu soğuk çok soğuk” dedi… Ölüm mü soğuktu, hava mı soğuktu, toprak mı soğuktu ve artık hayat mı soğuktu onun için… Onu da sırlar mezarlığı olan kendi içine gömdü…

Evet, dostlar tek gerçek olan ölüm bir kız bir erkek çocuğu daha annesinden, bir anne daha yavrularından ayrılmıştı… Kocaman insan olan annem ve dayım, okul penceresinde annelerini bekleyen çocuklar gibi kalmışlardı… Derler ya büyükler; “Annelere çocukları hiç büyümez “diye. Gerçekten de öyleymiş…

Neden “rahat döşeği” adının anlamını önemini ilk kez iliklerime kadar anlamıştım… “Ölüm çok soğuk, kar sağuna hiç benzemiyor”

Zaman dolduğunda, hayatın çok acımasız olduğunu üzerine toprağı, en sevdiklerin, hatta sana hiç kıyamadıkların atacağını da anlamıştım…Bu gerçekte çok acıydı…

Işıklar içinde uyu eli bol, herkesi doyurduktan sonra kendi yiyen. Her yaptığı yemeği herkese tattıran. Kıskanan insanlara” Allah’ın bahçesinden neyi kimden kıskanıyorsun” deyip çok fazla kızan. Evine gelen hiç kimseyi boş elle göndermeyen, çocukları çok seven, her ama her daim Allah’a dua eden kadın…

Halilibrahim o sofrada demişti, yirmi iki yıl ayrı kaldığı eşine Halilibrahime kavuştu…Allahın rahmeti üzerinize olsun…

Güle güle Annane...

Yaradan tüm vefat edenlerimize rahmet ve merhamet etsin...Geriye kalanlara da sabır ihsan eylesin...

Kim bilir belki ölüm tabiat ananın “Hadi kalk artık yerine yat” demesiydi… Kim bilir…

Sevdiklerinize Sevgiyle Sarılarak Kalın…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Leyla Yılmaz
Leyla Yılmaz - 9 ay Önce

Mekanın cennet olsun babaannem..

Güray Ayyıldız
Güray Ayyıldız - 8 ay Önce

Yani sabah sabah yürüyüş yüzme spor iyide ağlamak ayrı bir rahatlattı Allah kimseyi annesiz ve babasız bırakmasın ama ölüm sıralı ise önce anne baba ölür Allah evlat acısı göstermesin

banner2834

banner2253