banner3088

Medya Marketi İzlerken


Bu gece TV 8 deki Medya Market programında yine önemli bir tartışma vardı. Konu Türkiye’nin ekonomide büyümesiydi. Daha çok tüketerek ekonominin büyüyeceğini iddia eden bir ekonomiste karşı yeşilcilerin temsilcisi kalkınmanın tüketerek değil, üreterek gerçekleşmesini savunuyordu. Belirtmeden edemeyeceğim. Ben de tüketerek değil, üreterek kalkınabileceğimize inanan biriyim. Yeşilci geçmişte doğal ürünler üreterek kalkınıyorduk. Çiftçi tohumunu kendi üretiyordu. O yıllarda suni gübrenin ne olduğunu bırakın kullanmasını, ne olduğunu bilmiyordu. Hayvanlarının gübresini tarlasına dökerek toprağını güçlendiriyor ve bu sayede doğal sağlıklı ürünler yetiştiriyorlardı diyor. Söyledikleri gerçeği yansıttığı kesin. Ama şu gerçeği de göz ardı edemeyiz. Doğal tarım yapıldığı yıllarda şimdilerde ürünlere zarar veren tarım zararlıları yoktu. Olmadığı için de tarım ilacı olarak iki ürün kullanılırdı. Birincisi kükürt, ikincisi ise göztaşıydı.

Geçimini koyunculuktan ve küçük bir bağdan sağlayan babam abimin menenjit hastalığından ölümü üzerine koyun sürüsünü satma kararı almıştı. Nedeni ise hastaneye yatırdığı ve iyileşeceğini umduğu evladının ölümüyle karşılaşmıştı. Oğlunu toprağa verme işlemleri yüzünden çobanlara yiyecek götüremeyince çobanlar sürüyü bırakıp kaçmışlar. Başıboş sürü çevredeki ekili arazilerde zarara neden olmuşlar. Defin sonrasında meraya gittiğinde başıboş bir sürüyle karşılaşmış. O sırada bir arazi sahibi babama koyunlarına niye sahip çıkmıyorsun diye hakaret etmeye başlamış. Babam komşu ağzından çıkanları kulakların duysun. Ben evladımı yitirdim. Onun acısı yeter bana. Zararın varsa öderim dese de adam hakaretlerine devam etmiş. Babamda adamı evire çevire bir güzel dövmüş. Adam babamdan şikayetçi olunca karakola çağrılmış. Babam komutana olanları anlatırken adam yine hakarete başlamış. Bunun üzerine karakol komutanı da utanmıyor musun bu acılı adama hakaret etmeye diyerek şikayetçiyi bir de o dövmüş. Babam komutana şart olsun ben bu sürüyü satacağım ve bir daha koyunculuk yapmayacağım demiş. Sürüyü bir alıcıya yarısı peşin kalanı vadeli olarak satmış. Ailemizin bahçe macerası bu olaydan sonra başlamıştı. Yıl bin dokuz yüz kırk iki idi. Sürü satışından elde ettiği para ile şimdi dokuz kata imarlı arsa olan arazinin on dönümlük bölümünü sekiz yüz liraya satın almıştı. Almış olduğu arazi yıllarca işlenmediğinden fundalıktı. Ayva ağaçlarının yere düşen meyvelerinin çekirdekleri çimlenerek araziyi içinde gezilemeyecek bir duruma getirmişti.  

O yıllarda Tarım Bakanı Şevket Raşip Hatipoğlu’nun bir genelgesi vardı. Yaş kesenin başını keserim diye. Bu nedenle kimse arazisinin içindeki ağacı bile ziraat teknisyenliğinin izini olmadan kesemezdi. Babam ziraat teknisyenliğine başvuruda bulunarak ağaçların kesilmesi için izin talep etmişti. Ziraat teknisyenliği yedi zeytin, üç nar ve on beş kadar ayva ağaçlarını kesilmeyecek diye işaretlemişti. Fundalığın temizlenmesi için bin iki yüz liraya Fırıncı Muharrem Kayacan ile anlaşmıştı. Muharrem Kayacan tüm ağaçları kestirerek, köklerini temizleterek karşılığında bin iki yüz lira ödemişti. Dahası onun fırınından her gün karnesiz on ekmek de alabilecektik. Karneyle aldığımız ekmek yettiği için o anlaşmadan hiç yararlanmamıştık. Babam aldığı bin iki yüz liranın yüz elli lirasıyla bir sakiye almıştı. Arazi içindeki kuyuya topraktan bir bilezik yaptırdıktan sonra Demirci Ali usta sakiyenin üzerine oturtulacağı rayları yerleştirmişti. Kovalar takıldıktan sonra atlarımızdan biri sakiyeye koşulduğunda babamın yaptırdığı havuza gürül, gürül su akmaya başlamıştı. Su çok yakın olduğundan atımız sakiyeyi kolaylıkla döndürüyordu. Yıllarca işlenmemiş olan arazi fundalıklardan dökülen yapraklarla örtülmüştü. Bir de humuslu arazinin zenginliğine kuyumuzun tatlı suyu eklenince olabildiğince lezzetli ve albenisi olan ürünler yetiştirmeye başlamıştık. Bahçemizin namı kısa zamanda İzmir’e de ulaşmıştı. Ürünlerini pazarlayan manavlar ürünlerini Ayvalı bahçenin malları bunlar diye bağırarak satarlardı. O yıllarda haşere ilacı nedir bilmezdik. Bildiğimiz iki zirai mücadele ürünü vardı. Kükürt ve göztaşı. Bir de bağlarda bağ gözlerine musallat olan maymuncuklara karşı karaboya (demir oksit) kullanırdık. Nasıl da özlemem bahçemizde yetiştirdiğimiz ürünlerin lezzetini ve kokusunu? Yemek için kestiğimiz domatesin kokusu metrelerce uzaklardan hissedilirdi. Şimdiki domatesler öyle mi? Samandan farkı yok desek haksızlık etmiş olmayız. O özlemle villamızın bahçesinde doğal ürünler yetiştirmeye çalışmaktayım ama başarılı olamıyorum. Gerçi domateslerin dışında sorun yok. Domatesleri ise beyaz sinek illetinden kurtaramıyorum. Ne hikmetse o sineği hiçbir tarım ilacı yok edemiyor. Bu yüzden de organik diye satılmakta olan ürünlerin doğal olduğunu inandırıcı bulmuyorum. Bence kendi tohumumuzu ülkemizin tohum üretme merkezlerinde doğal olarak üretilmedikçe ve zirai ilaç olarak kükürt ve göztaşından başka ilaç kullanmadıkça doğal ürün yemek hayal olmaktan öteye gidemez.  

Özcan Nevres

 
YORUM EKLE

banner3205

banner3211

banner2252

banner3196