banner3088

Tamam, İtiraf ediyorum!


Sevgili arkadaşlar, aslında ben demirci filan değilim!  Durun size hayat hikâyemi baştan anlatayım ve ikide bir bana bu konu hakkında bir şey sormayın! 1962 yılının Ocak ayında İğneada da karlı, soğuk bir kış gecesi, köy hizmetlerinin greyderi karla kaplı şose yolunu açarken, hemen arkasından onu takip etmeye çalışan işletme arabasının içinde rahmetli anacığım şiddetli doğum sancıları çekiyormuş. Rahmetli babacığım da sancıdan kıvranan anacığımın dişleri arasına kaptırdığı bileğini kurtarmaya çalıştığı sırada, Yıldız Dağlarının o karanlık, gizemli orman derinliği içinden bir kurt aniden yola atlamış.
Babam boşta bulunarak aracı kullanan şoföre “Kurt-Niyazi” demiş. Yani kurt’a dikkat çekmek istemiş. O gün, o saat bu şoförün adı “Kurt Niyazi” olmuş!  Ne zaman bir doğum olsa, Kurt Niyazi’yi çağırır olmuşlar… Karaman bayırını ve karla kaplı yolları geride bırakıp, greyderin eskortluğundan ayrılıp, Lüleburgaz devlet hastanesine gelmişler. Hemen kaydını yapıp annemi hastaneye yatırmışlar; Ne yazık ki koskoca hastanede nöbetçi olarak sadece bir diş doktoru varmış!
Bende az zıpır değilmişim yani daha o boyuttayken Bruce Lee gibi tekmeler parendeler atıyor rahmetli anacığımın canını acıtıyormuşum. Rahmetli anacığımda, doğmamış veledin verdiği karın ağrısının acısını, rahmetli babamın bileğinden çıkarıyormuş!
Oradan apar topar Çorlu’ya gelmişler ve devlet hastanesine anacığımı kayıt etmişler. Ancak orada da gele gele bir erkek kadın doğum uzmanı gelmiş. Babam, bayan doğum doktoru olmadığı için hastaneyi ayağa kaldırmış. Muhterem kadın doğum uzmanı rahmetli Necati Bey’i bu mesleği seçtiği için babacığım bir güzel pataklamış! Efendim hor görmeyin, yarım asır önce durum böyleydi yani.  Hemen anacığımı Kurt Niyazi’nin kullandığı işletme arabasına atıp ver elini İstanbul…
Babamın kollarında ısıracak yer kalmayınca (!) doğum sancısına direnen anacığım bu kez babamın diz kapağının bir karış yukarısından ayağını yakalamış,  rahmetli babacığım da avazı çıktığı kadar can acısından bağırıyormuş. Kurt Niyazi bir ara babama dönüp ”Ustam sen mi doğuruyorsun yoksa yenge mi?” deyince, rahmetli babacığım Kurt Niyazi’nin ensesine o sinirle okkalı bir çıkarma yapmış! Kurt Niyazi’nin kafası direksiyon simidine vurmuş ve araba yoldan çıkıp bir tarlanın çamuruna saplanmış.  
“Haydaaa ne işin var çayda” diyeceğim ama öyle değil işte Kurt Niyazi’nin kaşı olmuş balon... ensesine eklentiyi yeyince ne direksiyon kalmış elde ne yol kalmış gözde. Kurt Niyazi arabayı bırakıp söylene söylene Silivri yokuşunu inmeye başlamış.  Babam peşinden koşup Kurt Niyazi’yi yakalamış ve özür dilemiş!! Tabi Kurt Niyazi bu özürden bir kulağını kaybetmiş ve o gün o saatten sonra unvanı “Kulağı Kesik Kurt Niyazi” olmuş ve böyle anılmaya, aranmaya başlamış!
Tabi çamura saplanmış arabayı çıkarmak mümkün olmamış. Rahmetli anacığımın sancıları gittikçe dayanılmaz olmuş. Rahmetli babacığım arabanın arka alt koltuğunu çekip almış. Onu sedye yapıp anacığımı üzerine koymuş! Kulağı kesik Kurt Niyazi ile birlikte yola koyulmuşlar. Gece saat kaç hiç belli değil. Uzaklardan köpek havlamalarının sesleri duyuluyormuş. Her yer bembeyaz kar ama karaman bayırındaki gibi buz tutmamış. Yumuşak kar yani... Silivri yokuşundan aşağı inerken Kulağı kesik Kurt Niyazi’nin ayağı kaymış ve kıç üstü yere düşmüş bu arada sedyeyi elinden kaçırmış.
Rahmetli babacığımın da elinden aynı anda sedye kurtulmuş.  Anacığım bayır aşağı sedye üzerinde kızak üstündeymiş gibi kaymaya başlamış.  Rahmetli anacığım “Talip ustaaaam kurtar beniiii “ diye bağırırken babacığımda “Yettim aşkıııım geliyoruuuum dayan biraaaz” diye bayır aşağı bir düşüp bir kalkıyormuş... Tabi arada bir kulağı kesik Kurt Niyazi’ye de “Ülen Niyazi bunu mahsus yaptın değil mi? Ben sana bunun hesabını sormaz mıyım” diye çekiyormuş ayarı!
Efendim Silivri’yi bilen bilir Maxi’nin oradaki yokuştan aşağı yuvarlanan ekibimiz elinden sedyeyi kaçırınca bugünkü Hayat Hastanesi’nin yanına kadar rahmetli anacığım, çakma sedye ile gelmiş! Tabi rahmetli bunu anlatırken sedyeyi bir kar kızağına benzetiyor ve kızağı meleklerin çektiğini anlatıyordu! Yani benim varoluşumun bir hikmeti olduğunu bana ölünceye kadar söyledi durdu...
Canım anacığım nur içinde yat emi.
Rahmetli babacığım, rahmetli anacığımı kaybetmiş ama kulağı kesik Kurt Niyazi’yi yakalamış ve kulağı kesik Kurt Niyazi’nin diğer kulağını da eline vermiş! O gün o saatten sonra Kurt Niyazi olmuş “Kulaksız Kurt Niyazi” ve bir daha onu hep öyle çağırmışlar. Taa Almanyalarda bile kulaksız Kurt Niyazi nin başına gelenleri anlatır olmuşlar. Rahmetli babacığım, göz gözü görmeyen o tipide rahmetli anacığımı kaybetmiş, Silivri limanında balıkçı barınağında bir balıkçı ile tan yeri ağarırken denize taş attıkları sırada, yakınlarda yeni doğmuş bir bebeğin ağlama sesi ile irkilmiş! Tamam demiş bu benim oğlum veliahttım, Talibim benim...
Taliiiiiiiiiiip....Yettim oğluuuuuuum
Bizim sülalede yedi nesildir bir “Talip” vardır. Benden önceki geriye dönük üçüncü kuşaktaki “Talip” Usta değil Talip ağaydı! Onun bıraktıklarını rahmetli babacığım şeytana uyup (!)  Şirinevler’ deki pavyonlarda çatır çatır yeyince sülalemizin ileri gelenleri bir karar alıp rahmetli babamı köyden kovarak cezalandırmışlar. Rahmetli babacığım da o köy senin bu köy benim gezerken usta olup çıkmış. Zaman geldi konakta, zaman geldi çadırda yattık. biraz Çerkez, biraz Yörük, biraz Efe, biraz Gacal, yani sizin anlayacağınız hepçiciğinden azar azar....
Efendim tesadüf bu ya rahmetli anacığımın üzerinde olduğu sedyeyi melekler yokuş aşağı bugünkü hayat hastanesinin hemen arkasında denize bakan pembe panjurlu evin kapısına kadar getirmişler. Bu ev ebe Hayrunnisa hanımın eviymiş...  Kadınların en hayırlısı! Ben bu yüzden olsa gerek Silivri’yi bir başka seviyorum yaaa...
06.01.1962 günü sabah saat 05.00 suları Marmara denizinin dalga sesi ile karışmış benim sesim.  Hayrunnisa Hanım beni soğuk denizin suyu ile yıkayıp sarmış sarmalamış. Ben bu yüzden hiç üşümem! Martılar çığlık çığlığa; bana gösterilen ilgi ve alakayı kıskanmışlar tabi. Bu yüzden ne zaman sahile balık tutmaya gitsem, sanki ata’ları tembihlemiş gibi ya kafama sıçarlar ya arabama!
Rahmetli babam bana nüfus kâğıdı çıkarmaya Demirköy’ nüfus memurluğuna gittiğinde ona doğum belgesi sormuşlar. Garibim o gece tüm hastane kayıtlarını ve ebeden aldığı doğum kâğıdını memura vermiş.
Memur bakmış; Kırklareli- Lüleburgaz Devlet Hastanesi 06.01.1962 00: 30 hasta kaydı var, Tekirdağ – Çorlu Devlet Hastanesi 06.01.1962 01: 45 hasta kaydı var ve en son İstanbul – Silivri Ebe Ayşe’nin doldurduğu 06.01.1962 05: 00 doğum kâğıdı var.
Daha o zaman rahmetli nüfusçu Arif, babama; “Usta senin oğlun Evliya Çelebi gibi gezginci olacak demiş! Baksana doğarken bile bir gecede üç tana vilayet gezmiş!” demiş. Nüfusçu Arif Bey, komşuluk hakkını kullanarak benim doğum yerimi İğneada olarak kayda geçmiş!
Daha sonra kafa kağıdını değiştirirken ali okulu mezunu muhtar Kamil dayı doğum tarihimi 15.01.1962 olarak yazmış. O gün bu gündür ben 15.01.1962 doğumluyum. Ha bu arada doğum günümü hatırlayıp tebrik atan arkadaşlara da teşekkür ederim.
Rahmetli kulaksız Kurt Niyazi ile yıldızımız hiç barışmadı.  Beni hiç sevmedi (!) zaten bunu defalarca yazdım değil mi?
 “Kurtlar ve çakallar beni sevmez” diye!

Ve “Çelebi” süreci!

İlkokulu İğneada da, ortaokulu Demirköy’de, liseyi Kabataş’ta, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. Nisan1987’de Ankara Maiyeti (Kaymakam adayı) olarak mülki idare amirliği görevine başladım. Kaymakamlık stajını tamamladıktan sonra sırasıyla Mecidiye, Çelikli, Cızovası, Kopça ve Kıprama ilçelerinde Kaymakamlık yaptım.
2000 yılında İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü Daire başkanlığına atandım. Bu birimde 1 yıl Daire Başkanlığı 1 yıl Genel Müdür Yardımcılığı yaptıktan sonra 2002 yılında Personel Genel Müdürlüğüne, 2003 te bakanlık müşavirliği görevine getirildim. Aynı yıl iller idaresi Genel Müdürlüğüne atandım. Sırasıyla önce Van sonra Edirne valiliği yaptım.
Son olarak 19.11.2005 tarih ve 2005/12859 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile içişleri Bakanlığı Müsteşarı olarak atandım. İçişleri bakanlığınca üçüncü ilçe kaymakamlığımı icra ederken, inceleme ve araştırmalarda bulunmak ve dil eğitimi yapmak üzere 1 yıl süreyle İngiltere’ye gittim. (Van minut) Daha sonra kaymakamlık yaptığım ilçede merkezi idarenin yapılanması ile ilgili olarak 1 ay süreyle mahalli idarelerle ilgili olarak 15 gün süreyle seminer ve inceleme çalışmalarına katılmak üzere Japonya’ya gittim. Yurt dışı görevlerim sonrasında İngiliz Polis Teşkilatının Yapısı, Japon Personel Sistemi ve Japon Mahalli İdareler Sistemi ile ilgili olarak yaptığım ve yayınladığım incelemeler vardır.
Arthur Conan Doyle'un yarattığı hayalî dedektif Sherlock Holmes dedektif kahramanlar içerisinde belki de en meşhur olanıdır. Olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır, sorduğu soruların cevaplarının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder, yani yöntemindeki fark, ipuçlarını bir araya getirip bir çözüm bulmak yerine, elindeki ipuçlarından anlamlı bir bütüne ulaşmaya çalışmaktır; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sigara izmaritlerinden, el yazılarından, ayak izlerinden ve her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır.
Doğrusu yazarın yarattığı bu hayali kahraman dedektifin (Sherlock Holmes) yöntemlerini öyle benimsedim ki 2007 yılında Müsteşarlık görevimden emekliliğe ayrılıp, kendi özel dedektiflik büromu kurdum. Sağda solda yok demirciyim, yok balıkçıyım muhabbetlerimi pek ciddiye almayın. Ben babalar gibi bir dedektifim.
MB ve balık dünyası içersinde birden fazla müşterilerim olduğu gibi benim adıma çalışan ajanlar da mevcuttur. Bunların görevi bana doğru bilgileri kaynağından bulup bana yetiştirmektir. Öyle insanlar var ki birkaç isimle yazıp kendi kendine yorum yazıyor. Ve hatta başkasına laf giydirmek için Casper hayaletinden yardım istiyor ve onu istediği gibi konuşturuyor. Öyle ki, Erkek kadın oluyor, kadın erkek! Aşk yazıyor, cinsellik, yazıyor, kinaye yazıyor, sanal arkadaşlarını aldatmayı meziyet sanıyor!
Zengin varlıklı dul kadınların peşine takılan ve tüm maddi zenginliklerini ele geçirdikten sonra sabah erkenden ilk otobüsle şehri terk eden kansız, vicdansız, sahtekâr, dolandırıcı, ahlaksız, şerefsiz kan emici vampir, it soyları ile uğraşmak tabi ki can sıkıcı! Ama zorda kalmış insanların kurtarıcı meleği olmazsam, varoluşuma aykırı davranmış olur, rahmetli anacığımın meleklerine saygısızlık yapmış olmaz mıyım? Varoluşumun hikmeti yok muydu benim? Sevgili anacığım bunu ölünceye kadar bana anlatmamış mıydı?
Şimdi siz benim bu tüm söylediklerime “hepsi yalan” dersiniz... dersiniz dersiniz ben bilirim! İnsanoğlu çiğ süt emmiştir...
Şimdi siz istiyorsunuz diye hayat hikâyemi değiştirecek değilim. Beğenen alsın beğenmeyen almasın...
Ben böyle mutluyum kardeşiiim...

Saygılar.
M.Talip Girgin

 
YORUM EKLE

banner3205

banner3196

banner3552

banner3197