banner3088

Yılmaz Özdil'in Ak Parti ve Tayyip Erdoğan takıntısı!

Yılmaz Özdil…

Türk medyasının amiral gemisi denilen Hürriyet’in köşe yazarı…

Hem de özel anlam yüklenilen 3. sayfa köşe yazarı…

Ertuğrul Özkök’ün genel yayın yönetmenliği döneminde, Eylül 2009′da istifa eden Bekir Coşkun’un koltuğuna paraşütle indirilen kişi…

Peki, Hürriyet’in onca kalemi keskin yazarı arasından onun tercih edilmesinin sebebi neydi acaba?

Birincisi; yönetimle kavgaları sebebiyle Hürriyet’ten kovulan Emin Çölaşan ile istifa etmek zorunda bırakılan Bekir Coşkun’un boşluklarını doldurabilecek, onların halefi olabilecek en ideal isim Yılmaz Özdil‘di. O da onlar gibi sol gösterip sağ vuran, ulusalcılık adı altında aslında sonuna kadar milliyetçi, statükocu bir yazar olduğunu ispatlamıştı. Hatta “Two size” manşetiyle ve “Yumruk” başlıklı yazısıyla, nefret yazılarında boynuz kulağı geçmiş ve onları bu alanda sollamıştı bile! Ne yazık ki, bu tür yazıların da hatrı sayılır bir okuyucu tabanı vardı ve gazete yönetimi, tamamen duygusal(!) bir dürtüyle bu tabanı korumak istemiş olabilirdi.

İkincisi; Hürriyet gazetesinin bağlı bulunduğu grubun o dönemde iktidarla açık bir dalaşı söz konusuydu. Sırasıyla bir; Başbakan çıkıyor grubu hedef alan ağır eleştirilerde bulunuyor, bir; grubun patronu çıkıyor aynı şekilde karşılık veriyordu. Meydan savaşı gibi. Bu savaşta mahir tetikçilere ihtiyaç vardı. Yılmaz Özdil de, Uzan Medya’nın Star ve Sabah grubunun Sabah gazetelerinde bu maharetini fazlasıyla ispatlamıştı. Gerçi eski dönemlerindeki en önemli hedeflerinden birisi Doğan Medya’ydı, ama olsun; gavurun ekmeğini yiyen, kılıcını da kuşanırdı!

Aslında Yılmaz Özdil, bu 3. sayfa payesini kazanacağının işaretlerini daha önceden vermişti. Bugün Sözcü gazetesindeki köşesinde iktidarı top ateşine tutan Uğur Dündar’ın, Mart 2008′de grubun bir başka yayın organı Star TV’nin haber müdürlüğüne getirilmesiyle, haber koordinatörlüğüne sessiz sedasiz Yılmaz Özdil atanmış ve muhalif haberlerin ‘mutfak aşçısı’ konumuna getirilmişti.

Uğur Dündar-Yılmaz Özdil ikilisi, 2011 genel seçimleri hemen öncesinde yanlarına Müjdat Gezen’i de alarak sundukları Arena programında, Müjdat Gezen’in, “AKP aslında yüzde 60 oy almalı” diyerek Aziz Nesin’in sözüne gönderme yapmasını ve Türk halkına hakaret etmesini kıs kıs gülerek onaylamışlardı. Gerçi Türk halkına ‘Bidon Kafalı’ sıfatını yakıştıran da Yılmaz Özdil’den başkası değildi!

Neyse konumuza dönecek olursak; Yılmaz Özdil Hürriyet’in 3. sayfa yazarlığında Bekir Coşkun’u hiç aratmadı. Vurun abalıya der gibi iktidar partisi Ak Parti’ye ve onun lideri Tayyip Erdoğan’a vurdukça vurdu.

70′li, 80′li, 90′lı yıllar çok güzelmiş gibi, güllük gülistanlıkmış gibi, 2000′li yıllara saldırdıkça saldırdı.

Sıkıştığında 1920′li, 1930′lu yıllara gitti ve Atatürk’e sarıldı, ondan yardım istedi!

Soruşturmayı ve sorgulamayı esas alması gereken bir gazeteci gibi davranmadı; hiç  soruşturmadı ve hiç sorgulamadı…

Her icraatına bir kulp takıp her şeyini eleştirdiği Ak Parti, gökten zembille mi inmişti acaba?

Demirel’in 1991 genel seçimleri sonrası yeniden iktidara gelmesiyle başlayan süreçte; gazete manşetlerine neredeyse her gün yansıyan yolsuzluk ve skandal haberleri olmasaydı, rüşvet yaygınlaşmasaydı, Türkiye bütün 90′lı yıllar boyunca açıktan yağmalanmasaydı, bataklar, hortumlar olmasaydı, bütün bunların doğal sonucu olarak; dünya, ekonomik baharını yaşarken Türkiye krizden krize sürüklenmeseydi, 1994, 2000, 2001 ekonomik krizleri yaşanmasaydı, faizler % 150′lere, enflasyon % 70′lere çıkmasaydı, reel ekonominin yerini rant ekonomisi almasaydı, fabrikalar kapanıp işsizlik hat safhaya gelmeseydi, nüfusun neredeyse % 50′si açlık sınırında can çekişmeseydi, özetle; vatandaş mevcut siyasi partilerden ümidini kesip bir arayış içine girmemiş olsaydı; Ak Parti diye sıfırdan bir parti kurulabilir miydi, kurulsa bile kurulduğu yılın hemen ertesinde tek başına iktidara gelebilir miydi?

Bütün bunlara rağmen bu iktidarın varlık sebebi eski bozuk düzeni görmezden gelip, bu iktidara saldırmanın sebebi ancak eski düzenden memnuniyet ve tuzu kuruluk olabilir.

Zaten eski düzenin en önemli simgelerinden biri Uzan grubudur.

Eski düzende halk yoktu… Halk olabildiğince mağdur, alabildiğince mazlumdu ve çaresizdi. 10 yıl boyunca denemediği parti kalmamıştı.

Ama Yılmaz Özdil ve onun gibiler sırça köşklerinde oturup Türkiye hakkında ahkam keserlerken halktan ve halkın dertlerinden çok uzaktaydılar.

Hiç bir zaman halkı anlamadılar. Halkın bu olumsuzluklar nedeniyle değil de, din saikiyle tercihlerini yaptığını zannettiler. Onun için, ‘Aptal’, ‘Göbeğini kaşıyan adam’, ‘Bidon kafalı’ diyerek halka hakaret ettiler ve “Laiklik elden gidiyor” diye yaygara kopardılar!

Oysa halk, tam aksine, çok akıllıydı. Sandık başına gittiğinde önce cebini ve midesini düşünüyordu…

Zaten bunun tersi de olabilir miydi? Adamın açlıktan karnı guruldayacak, kemeri son deliğe kavuşacak, sonra da sandığa gidip, “Aman bu parti benim ideolojimi paylaşıyor” diyerek kendisini bu hale getirenlere yine oyunu verecek ve onların kendi haklarıyla şişirdiği göbeğini daha da şişirtecek! Böyle bir mantık olabilir mi?

Halk eski düzene tepki olarak ve biraz da ihtiyatlı olarak 2002 seçimlerinde Ak Parti’ye % 34 oy verdi. Ak Parti’nin icraatlarını beğendikçe her seçimde oylarını kademeli olarak artırdı ve son 2011 genel seçimlerinde oy oranını % 50′ye yükseltti.

Ak Parti için belki de dünyada hiç örneği olmayan bir başarıydı bu. Çünkü bütün dünyada iktidarlar zaman içerisinde yıpranırlardı. Ak Parti de ise tam tersi oluyor.

Yılmaz Özdil gibilerin iddia ettikleri gibi bu başarının sebebi anti-laiklik olsaydı; Türkiye şimdi çoktan şeriat devleti olmalıydı.

Demek ki; başarının sırrı icraatların takdir görmesi, halkın yaşam kalitesinin iyileştirilmesi, refahın arttırılmasıdır.

Gerçekten de Ak Parti, kısa sayılabilecek sürede devrim niteliğinde hizmetler getirmiştir. Kriz içerisindeki ekonominin kısa sürede stabilize edilmesi, enflasyonun ve faizlerin makul seviyeye düşürülmesi, rant ekonomisinden reel ekonomiye geçilmesi, halkın yaşam standartlarını önemli ölçüde düzeltmiştir.

Halkın birinci derecede önceliği olan sağlık sektöründe getirilen yenilikler ise halkın beklentisinin bile çok üzerine çıkmıştır. Sağlam insanı bile hasta eden hastane ve eczane kuyruklarından, bu kuyruklardaki ölümlerden, aylar sonrasına verilen ameliyat günlerinden ve bir sürü bürokratik işlemler ve evraklardan; nüfus cüzdanıyla istediğin hastaneden (özel de dahil) ve istediğin doktordan sağlık hizmetiyle istediğin eczaneden ilaçlarını alabildiğin bir sisteme geçildi. Hani, “Hayaldi gerçek oldu” sloganı bile bunun yanında az kalıyor.

Yine Milli Eğitim konusunda büyük yatırımlar yapıldı. Dar gelirlilere yapılan eğitim yardımları ve burslar arttırıldı. Şimdi ise çok yakınılan üniversite harçlarının kaldırılacağı müjdesi verildi.

Ve, bu iktidarın oy kazandırıcı en başarılı övünç kaynaklarından  biri de ulaşım sektörüne yapılan yatırımlardır. Büyük şehirlerde tıkanma noktasına gelen ve insanları canlarından bezdiren trafik sorununa metro ve raylı sistemlerle önemli bir rahatlama getirilmiş ve toplu taşımacılık öne çıkarılmıştır…

Her günün üç dört saatini felç olmuş trafikte harcama bir tarafa, tacizcilerin, sırf taciz niyetiyle bindikleri balık istifi havasız otobüslerde, her yönden yaptıkları tacizlerle bayan yolculara  ne çektirdiklerine hep şahit olmuştum. Şimdilerde ise yürüyen merdivenlerle yerin bilmem kaç metre altına inip  metroya bindiğimde ve pırıl pırıl bir mekânda gıcır gıcır koltuğuma oturduğumda, yerin o kadar metre altında temiz-ılık havayı soluyup vücuduma bir rahatlığın çöktüğünü hissettiğimde, geç kalma korkusunun da olmadığı bir rahatlıkla etrafıma bakındığımda, diğer insanların da benim yaşadığım duyguları yaşadıklarını hissediyor, özellikle de bayanların eskiden çektikleri çileler aklıma geliyor ve bu insanların neden gittikçe artan bir şekilde Ak Parti’ye oy verdiklerini daha iyi anlıyorum.

2009  yerel seçimlerinden hemen önce hizmete açılan ve CHP tarafından acımasız bir şekilde eleştirilen metrobüs seferleri de İstanbul trafiğine çok önemli bir rahatlama sağlamıştır. Bence bu seçimlerde Kılıçdaroğlu rüzgarını kesen ve Ak Parti’nin yeniden kazanmasına katkı sağlayan çok önemli bir hizmetti metrobüs seferleri.

Yapımı devam eden Marmaray projesi ise Cumhuriyet tarihinin en büyük projelerinden birisidir.

Şehirler arasında ise hızlı bir şekilde yapılan duble yollar, tüneller ve hızlı tren seferleri de Ak Parti’ye çok önemli artı puan kazandıran hizmetlerdi.

Yani özetle; ulaşım sektörü,  Ak Parti’nin en başarılı olduğu ve seçimleri kazanmada en çok propagandasını yaptığı alanların başında geliyordu.

Ulaştırma sektöründeki başarı sebebiyle Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da kabinenin en başarılı bakanlarından biri olarak kabul ediliyordu.

Ve Yılmaz Özdil, böyle bir alanda Ak Parti’yle aşık atmaya kalkışıyor! Deyim yerindeyse; tereciye tere satıyor!

Tamam, Başbakan’ın, kendi hizmetlerini halka vurgulu bir şekilde anlatma adına gaza gelip 10. yıl marşına göndermede bulunması bence talihsizliktir. O dönem, imkânsızlıklar içinde olabildiğince bir şeyler yapılmaya çalışılmıştır. Yapılan demir yolları o dönem için büyük bir başarı olarak kabul edilmelidir. Başbakan, o dönem sonrası için bir karşılaştırma yapsaydı daha isabetli davranırdı diye düşünüyorum.

Ama; Atatürk’ü de işin içine katarak, mal bulmuş magribi gibi Başbakan’ın bu sözlerinden yola çıkarak,  Ak Parti’nin bu alandaki büyük hizmetlerini karalamaya çalışmak, yerin dibine batırmak da başka bir yanlış harekettir.

Yok bilmem yabancılardan alınmış, yok bilmem yabancılara yaptırılmış, yok bilmem yabancılar ortakmış ve yine yok bilmem yabancılara kurs verdirilmiş!!!

Bunu söylerken de yine bir sürü yalan yanlış bilgiler…

Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım, düzeltmeleri yapmış ve Yılmaz Özdil’e gerekli cevabı vermiş…

Yılmaz Özdil, yanlışlarında ısrarlı olmalı ki, bugün cevaba cevap vermiş…

Ben ayrıntıya girecek değilim. Ayrıntılı açıklamaları taraflar yapıyorlar zaten. Ben olayın geneli üzerinde durmak istiyorum.

Globalleşen dünyada artık kapalı kalmak, kabuğuna çekilmek mümkün değil, aslında buna gerek de yok. Aynı zihniyet, bir zamanlar yeşil sermayeye de kafayı takmış ve cadı avı başlatmıştı. Sermayenin yeşili sarısı olamayacağı gibi sermayenin gâvuru Türk’ü de olamaz. Ülkeler yatırıma dönük yabancı sermaye için takla üstüne takla atarlarken, buna bu derece düşmanlığın anlamı ne olabilir? Kaldı ki eski hükümetler de yabancı sermaye için can atıyorlardı ama ekonomiye ve siyasete güven olmadığı için bu sermayeyi çekemiyorlardı. Şimdi yabancı sermaye geliyorsa demek ki Türkiye güven ortamını tesis etmiş. Yani Yılmaz Özdil bilmeden, anlamadan Ak Parti’nin başarısını tescil etmiş oluyor!

Üstelik Binalı Yıldırım’ın yaptığı açıklamada, yapılan ihalelerde % 15 fazlasına kadar yerli şirketlerin tercih edildikleri ifade ediliyor. Yani yerli şirketlere % 15 avantaj sağlanıyormuş.

Yabancıların teknolojilerini kullanıyormuşuz, teknik malzemeleri onlardan alıyormuşuz, kurs için onlara gönderiyormuşuz…

Özdil, yazdıkça batıyor. Türkiye’nin teknolojide Batı’yı 50 yıl arkadan takip etmesi, Ak Parti’nin kusuru değil ki… Ak Parti’yi gelmiş geçmiş en kötü iktidar olarak eleştirerek bir bakıma temize çıkarmaya çalıştığı geçmiş 10 yıllarla Türkiye’yi yönetenlerin eseri.

Yabancı sermaye düşmanlığı ile ilgili Binalı Yıldırım’ın Özdil’e yönelttiği kendi çalıştığı gazetenin sermaye yapısıyla ilgili soruya Özdil ikna edici cevap veremiyor ve “Benim gazetem özel sektörün, TCDD ise devletin” cevabını veriyor.

İyi de sizi de orada zorla tutmuyorlar ki. Mademki yabancı ortak var, mademki sizin de yabancı sermayeye karşı alerjiniz var, o halde selefiniz Bekir Coşkun gibi basın istifayı ve yüzde yüz yerli bir gazeteye gidin.

Özdil, eleştiride sınır tanımıyor. Eleştiri yapacağım derken hep açıklar veriyor ve kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor. Bu haliyle de amiral gemisi denilen Hürriyet gazetesine, hem de 3. sayfasına hiç yakışmıyor.

Kitle medyası yada merkez medya mensubu bir yazar, sabit fikirli, önyargılı olamaz, olmamalıdır. Doğruya doğru, yanlışa da yanlış demeli ki halkın güvenini kazanabilsin. Örneğin Hürriyet gazetesinin bir diğer yazarı Taha Akyol, genelde iktidarın icraatlarını tasvip etse de, yeri geldiğinde en ağır eleştirileri yapabiliyor.

Bu iktidarın da eleştirilecek ve benim de eleştirdiğim bir sürü yanlışları var. Özellikle de 12 Eylül referandumundan sonra ayağını düz basması ve de karşısında güçlü bir muhalefetin olmayışı sebebiyle, “Ben yaptım oldu”, “Ben ne yaparsam doğrudur” tavırları, eleştirilere tahammülsüzlük, gözle görülür şımarıklık ve “Tek adamlık” sinyalleri tabii ki kabul edilemez.

Ama bu iktidarın hiç değilse ekonomik alandaki başarılarını teslim etmek gerekiyor. Dünya güllük gülistanlıkken biz krizlerle yoğruluyorduk, şimdi dünyada kriz varken bizde kriz yok. Nasıl her şeyi birden inkâr edebiliriz? Bu; bir nevi nankörlük değil midir?

İnsana sormazlar mı; bu iktidarın 10 yıldır hiç mi doğru icraatı yok?

Tesadüf bu ya; Özdil’in cevap yazısını okuduktan sonra tam da bu yazıyı yazmaya hazırlanıyordum ki, Milliyet İnternet’e bir haber düştü. Haberin başlığı “60 yıllık rüya gerçek oluyor” idi. Haberde, “Doğu Karadeniz’i Doğu Anadolu’ya bağlayan Tarihi İpek Yolu’nun alternatifi olarak gösterilen, Trabzon-Bayburt arasındaki Araklı-Dağbaşı Uğrak Yolu’nun iyileştirme çabaları ve Salmankaş Tüneli’nin tamamlanması halinde 60 yıllık rüya gerçek olacak” diyordu. Yani Binali Yıldırım’ın yeni bir eserinden bahsedilmekteydi.

Hiç değilse Hürriyet’in eski başyazarı Oktay Ekşi’nin Hürriyet’ten ayrılmadan önce söylediği gibi, “Bu hükümet çok çalışıyor, ama 80 Yıllık kazanımları yok ediyor” gibi bir şey söyleyin.

Vaktiyle, İsmet İnönü’nün girdiği her seçimi kaybetmesi üzerine, etrafındaki kurmay takımı, rakiplerinin dini siyasete alet ettiklerinden bahisle, onun da seçim meydanlarında dinden ve dini argümanlardan bahsetmesinde ısrarcı olmuşlar, İsmet İnönü de seçim meydanında konuşmuş konuşmuş ama yine dinden, dini terimlerden hiç bahsetmemiş de konuşmasını bitirip halkla vedalaşırken “Allahaısmarladık” demiş ya onun gibi işte…

Siz de deyiverin bir şey…

Kırın şu şeytanın bacağını…

Hasan Basri Özgen
28 Ağustos 2012

 
YORUM EKLE

banner3205

banner3153

banner3212

banner3196